Kemal Yılmaz front-end developer

Kitap İkonu Ben Milletvekili İken

Çetin Altan - İnkılap Kitabevi

Zamanı bugünden (2025) geriye tam 60 yıl sardırıp Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bakarsak ne görürüz? Kitap Çetin Altan'ın bu dönemde milletvekili olarak deneyimlediklerini anlatıyor. Ülkede neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini okumak tüyler ürpertici.

Türkiye’de ülke gündeminden belli ki kurulduğu günden beri düşmeyen meseleler var. Biraz tarih okusam Cumhuriyet’ten önceye bile gidebileceğimden eminim. Ara sıra, eldeki görsel belgenin izin verdiği ölçüde, hâlâ güncel konuların tartışıldığı eski programlara bakıyorum. Anılar, eski televizyon röportajları, 32. Gün Arşivi, … Her şey aynı. 😱 Şaka gibi. Konunun tartışılma biçiminden, seçilen kelimelere kadar. Hani henüz ölmemiş olsalar, konuşanlar bile aynı olacak neredeyse. Neyse ki dünya ölümlü de biraz rahatlıyor insan.

Kitapta anlatılanların birçoğu doğrudan meclis tutanaklarından alıntı. Küfürler, tehditler, hakaretler, … Hani yok artık bu kadar da olmamıştır denecek her şey kaydedilmiş. İnkâr da etmek mümkün değil yani.

Alttaki kısa alıntı kitaptan değil, Sedef Kabaş’ın Çetin Altan’la yaptığı eski bir röportajdan. [1] Fakat yetki, sorumluluk ve hamaset siyaseti üzerinden kitaptaki ve günümüzdeki meclis ortamına, siyasete ve insana dair çok şey söylüyor.

… Çünkü Türkiye’de yetki sahibi olmak ister insanlar. Sorumluluk almak istemezler. … O büyük medeni cesaret ister sorumluluk almak. … O yüzden hamaset öne çıkmıştır.

Kitap TBMM’nin 13. döneminde Çetin Altan’ın yaşadığı deneyimleri anlatıyor. Adalet Partisi (AP, Süleyman Demirel, Başbakan) iktidar, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP, İsmet İnönü) ana muhalefet. Çetin Altan ise Türkiye İşçi Partisi (TİP, Mehmet Ali Aybar) milletvekili. Bunun dışında Millet Partisi (MP, Osman Bölükbaşı), Yeni Türkiye Partisi (YTP, Ekrem Alican), Bağımsızlar ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP, Alparslan Türkeş) mecliste temsil ediliyor.

Not edilecek çok şey vardı. Uzadı da uzadı yazı. Kitapta dikkatimi çeken “bitmeyen konuları” başlıklarla derlemeye çalıştım burada. Güncel siyasetle benzerlikler, güler misin ağlar mısın dedirtiyor.

Çetin Altan’ın Gözünden Süleyman Demirel (Başbakan) Portresi:

Düzelmemiş bir şivesi vardı. Türkçeyi çok kötü ve yanlış konuşuyordu. Birden büyümüş genç irisi çocuklarda rastlanan bir yordamsızlığı vardı.

Sol Parlamentarizm:

Parlamentarizm dayanışmayı arttırmıyor, sadece kıskançlıkları körüklüyordu.

Sözle Eylem Arası Uçurum (Kürsüde Demokrasi, Sahada Şiddet):

(Demirel) “Hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, birbirimize tahammül etmek, birbirimizin fikir ve davranışlarına karşı müsamahalı olmak gerektiğine inanıyorum.

Bu sözleri söyleyen Demirel bir süre “Nazım Hikmet Türkiye’nin en büyük şairidir” dediğimiz için bizi yerlerde tekmeleterek linç ettirmeye kalkacak ve hayatımızı mucize olarak bir rastlantı eseri kurtaracaktık.

Meclis Oturumu Bedava Değil, Kamu Bütçesinden Harcıyor ama Vaat Etmek Bedava:

Demirel bol keseden savurup duruyordu: “İşsizlik sigortası tesis edilecek, kimsesiz çocuklarla, dul, emekli, yetim, ihtiyar ve sakatların durumlarıyla yakından ilgilenilecek, …

Meclis’in bir oturumu 600 bin liraya mal oluyordu Türkiye’ye… Ve konuşmalar böyle “cektir, caktur” diye uzayıp gidiyordu…

Bu tür sözlerle büyük paralar ödeniyor, elektrikler harcanıyor, tutanak kâtipleri seferber ediliyordu Türkiye’de… Politikacılık gerçekten beleşinden yaşama sanatıydı.

Tutmayan Kalkınma / Büyüme Hesapları:

Ve resmi istatistikler, gelen yabancı sermayeye oranla, dışarı çıkan yabancı sermaye kârlarının çok daha fazla olduğunu haber veriyor; ihracatımız 450 milyon dolarken yabancı sermaye yardımıyla kurulan montaj sanayii için gerekli ithalatın 560 milyon dolar olduğu ortaya konuyordu. Yani Demirel’in kalkınma politikası tam bir batırma seferberliği halinde gerçekleşiyordu.

NATO ve CENTO:

(Demirel’in NATO’yu destekleyen konuşması) “Coğrafi ve stratejik bakımdan işgal ettigi önemli mevki itibariyle Türkiye, emniyetini kolektif bir sistem içinde azami teminata kavuşturmaya mecburdur. Sırf tedafüi maksatlar güden NATO ve CENTO ittifaklarına üye olmamız bu ana sebeplere istinat etmektedir…”

Ama olaylar öyle gelişecekti ki Demirel sonunda üç buçuk milyardan fazla Sovyet yardımı alacak, bin küsur Sovyet teknisyeninin gelmesini sevinçle karşılayacak, Sovyetlerle karayollarından geçiş anlaşması imzalayacak ve MiG uçaklarına geçiş hakkı tanıyacaktı…

Çetin Altan’ı Yok Etmeye Odaklı Bir Siyaset:

Çetin Altan’a karşı olan sıra dışı bireysel nefreti anlamlandırmak çok zor. Bu bir alışkanlığa dönüşmüş gibi Türkiye’de. Konuşamadığımız, çözemediğimiz meseleleri bireylere indirgeyip, onları birer nefret nesnesine çevirmek. Hatta daha da ileri gidip bu insanları yok etmek. Böylece sorun çözülmüyor, medeni bir şekilde tartışılamıyor ama bir süreliğine konuşulmaz hale geliyor.

Bir insan çiğ çiğ yemek istemek ne demekti… Uzun süre bunu yaşadım Meclis’te. Seçim bölgelerine gittikleri zaman da hakkımda neler söylediklerini gelen mektuplardan, mahalli gazetelerden öğreniyordum. Acaba hepsi gerçekten bu kadar kızgın mıydı?… Biraz da böyle bir modaya kaptırmış gibiydiler kendilerini… Böyle sövüp saydıkça kendilerini daha vatanperver, hatta daha kahramanmış gibi gösterdiklerini sanıyorlardı. Aralarında beni dövmek üstüne yemin falan ettiklerini de duyuyordum bazen… Diş gıcırdata gıcırdata bir fırsat kolluyorlardı.

Turhan Feyzioğlu Portresi:

Bu kısım hayli dikkat çekiciydi, biraz da komik. Zira Turhan Feyzioğlu’nun yetiştirdiği torunu (Metin Feyzioğlu) benzeri bir çelişkiyle yakın zamanda Türkiye gündemindeydi.

Feyzioğlu gümbür gümbür bağırıyordu kürsüden:

“Türkiye de bir uç var. Anayasanın ekonomik ve sosyal haklara yer vermesinin gerçek anlamını kavramamıştır. Bu uç, büyük halk kütlelerinin menfaatlerini, belirli ve mahdut zümrelerin yerleşmiş çıkarlarına feda eder. Bu uçta yer alanlar halkın gerçekleri anlamaması için -onun en kutsal inançlarını, dini duygularını sömürmek pahasına da olsa- her ileri hareketi suçlayarak küçük bir zümrenin siyasi ve iktisadi hâkimiyetini devam ettirmek isterler.

1965’te Meclis kürsüsünden bunları söyleyen Feyzioğlu, iki yıl sonra CHP’ye de, Bülent Ecevit’e de, Ulus gazetesine de “komünist” diye Demirel’den çok daha hızlı saldıracak ve hele biz gerçek sosyalistlerin her yerde “kahredilmesini” isteyecekti. Ve böylece de bütün hesaplar yanlış çıkacağı için siyasi bir mevta haline gelecekti.

Vaatlere Ne Oldu:

Biz kısaca şu kadarını söyleyelim ki, 1965’te Meclis’te okunmuş olan hükümet programındaki vaatlerden ne bir tanesi uygulandı ne de bu programı eleştiren muhalefet partilerinden herhangi biri eleştirisiyle denk düşen bir tutumu sonuna kadar yürütebildi. Milletvekili seçilmek ihtirası bütün söylenmiş sözlere ağır bastı.

Meclis’te Tuhaf Bir Dolandırıcılık Vakası (Dolandırıcı Polis, Dolandırıcı Odacı):

… Sadece halden anlamayan o tabanca işiyle görevlendirilmiş terbiyeli genç sivil polis memuru oldu… “Ne kadar kurşun istersiniz?” diye diye, paraları peşin toplayıp hepimizi elli bin lira dolandırdı, kayboldu. Kimse üstüne gidip yakalatmadı memuru. Meclis veznecisi de 600 bin liralık tasarruf bonosunu dolandırmıştı. Ama onu sonradan yakaladılar…

Yani bir yandan politikacılar birbirini tutmaz sözlerle yine birbirlerini manen dolanırken, sivil polis, veznedar falan da Allah ne verdiyse, bütün Meclis’i dolandırıyordu.

Demokrasi ve Milletvekili Maaşları:

Ve bu hava içinde fırsat buldukça kürsüye çıkıp çıkıp bağırıyorduk: “Demokrasi bu değildir, budur..” “Hayır, demokrasi bu değildir, odur.” Ve sonra tekrar kulislere doluşup birbirimize soruyorduk: “Maaşları arttıyorlar mı?”

Yanlı Basın ve Otosansür:

Basın, sosyalistleri tutmadığı için demeçler kuşa döndürülüyordu. Bu elbette yalan değildi. Ancak sosyalistlerdeki yazı tekniğinin de gazetecilik açısından bir hayli zayıf oldugunu görüyordum. Ne çare ki sosyalist olmak, her türlü tenkitten münezzeh olmak diye bellenen bir devirdeydik. Madem ki temeldeki suç kapitalistlerindi, öyleyse sosyalistlerdeki eksiklikler yüzünden doğan pürüzler de yine kapitalistlere aitti.

Zavallı Türk Halkı:

(Çetin Altan) … ve hakikatten çok ıstırap gelmekte olan zavallı 30.5 milyon, 31 milyon kişinin yeni bir dünya, yeni bir ufuk, yeni bir görüş aramasının …

AP’liler konuşmamı mutlaka bozmak istiyorlardı. Ve bunun için de “Halka ‘zavallı’ dedi. ‘Zavallı’ sözünü geri alsın” çeşidinden bahaneler icat ediyorlardı. Bu demagojik, inançsız, çirkin, vahşi ve ham sataşmaları büyük bir politika ustalığı sanıyordu iktidar grubu. Üstelik kafaları mahalle çocuklarınınkinden daha ötede bir kulp bulmaya yetmiyordu. Hepsi ayaklanmıştı. “Büyük Türk halkına nasıl ‘zavallı’ der, nasıl hakaret eder, ‘zavallı’ sözünü geri alsın…”

Bırak Şimdi Halk Devrimini, Meclis’te Çorba Kaç Lira:

Bu mesele hiç bitmedi. Komik de bir yandan. Bana sorarsan mecliste yemek bedava olsun. Ama dışarda da bu kadar pahalı olmasın yani. Bir de meclisteki kadar çeşitli olsun, kaliteli olsun. Çok şey istedim gene değil mi? 🙂 Popüler kültürün gündeminden 60 yıldır düşmeyen bir konu. [2] Bizim yerli Star Wars’umuz gibi bir şey.

Bütün o uzun konuşmadan halkın aklında en çok Mecliste 25 kuruşa çorba içildiğini söylemiş olmanın kaldığını sonradan gördüm. Her gittiğim yerde: “Demek Meclis’te çorba 25 kuruş,” diye hep onu sordular.

Kaba Kuvvet, Şiddet, Hakaret:

“Namussuz köpekler…” “Komünist ajanlar…” “Haydut sürüsü…”

AP’liler ise tam bir azgınlık içindeydiler. Ve Meclis içinde kaba kuvvetle bizi ezip sindirmek niyetindeydiler.

Ağzımı açar açmaz üstüme geleceklerdi. Dört yıl içinde kaç defa kürsüye çıktıysam hep aynı gerginlik içinde, hep küfürlere, saldırılara karşı konuştum. Bazen beni oradan sürükleyerek indirmek için kürsünün ta dibine kadar sokuldukları olurdu. Ağza alınmayacak sözler söylerlerdi.

Meclis Tutanakları ve Kürsü Dokunulmazlığı:

Bizim o tutanaklardaki sözlerimizi hiç değilse savcılarla sorgu yargıçları okumuş olsalar, hakkımızda hiç de o kadar çok dava açamazlar ve yazdıklarımızın daha önceden Meclis’te söylenmiş olduğunu görürlerdi. Ama Türkiye’de en sorumlu kişiler dahi ilgilenmezler Meclis tutanaklarıyla…

Sermayenin Üstündeki Gizlilik Örtüsü, Dokunulmazlığı:

Sermaye nedir, sermaye nereden ürer, kimin sırtından ürer, ne nispette ürer, ne şekilde halka döner, yahut ne şekilde dönmez, ne şekilde İsviçre bankasına döner? Ne şekilde 25 milyar bir küçük azınlığın emrinde olur, o apartmanlar nasıl dikilir? Yedi aile, maaşlarının yarısını apartman sahibine verirse, üç buçuk ile bir ay nasıl tek adama çalışır? Bunların hesapları ortaya çıktı. Bunlara eskiden yasak deniyordu. Bunlar ‘neüzübillah’ böyle ortaya çıkarsa, çok fena şeyler olur deniyordu. Bakın çıktı. Çok fena şeyler olmuyor, çok iyi şeyler oluyor.

Dün ‘neüzübillah’ olan mesele bugün ‘devlet sırrı’ ya da ‘ticari sır’ adı altında sürdürülüyor desem çok yanılmış olmam herhalde. Üsküdar’daki umumi tuvalet ihalesinden, bir bakanlığın alacağı kırtasiye malzemesine kadar geniş yelpazede birçok şey devlet sırrı ya da ticari sır olarak karşımıza çıkabiliyor modern Türkiye’de.

Çok da İkili Olmayan Anlaşmalar ve Amerikancılık:

(Çetin Altan) Sayın İlhami Sancar (CHP, bir önceki meclis dönemindeki Milli Savunma Bakanı) beyefendi buradalar, kendisi Milli Savunma Bakanı olarak gittiği halde bu üslere sokulmak istenmemiştir ve direnip girmiştir. Ve kendisi bu tesislere giren ilk Türk bakan olmuştur. Türkiye’de kimseyi o işlere sokmazlar. Bunu açıkça bilmekte fayda vardır.

… İkili antlaşmaları böyle savunuyordu Başbakan (Demirel)… Yani bu mantığa göre Türklerin Amerikan üslerine girememeleri, Amerikalıların Türk yargıçlarının önüne çıkmamaları, gümrük ve posta kanunlarının dışında kalmaları hep Türkiye’nin ortak savunması içindi…

Politik Çatışmalar ve Halk:

Ancak bu yan çatışmaların halk ne kadar farkındaydı? Çekinmeden bir tek sözcükle cevap verilebilir buna: Hiç… Parlamenterler başka bir dünyada, halk ise çok daha başka bir dünyada idi…

Ali Ekrem Alican (YTP) ve Bir Bal Tutan Parmağını Yalar hikâyesi:

Alican lafı getirip getirip bizi komünistlikle suçluyordu. AP ile YTP (kendi partisi)‘den de bol bol alkış topluyordu.

iktidar partisinden prim koparmak, iş çevreleriyle işi düzeltmek istendi mi çıkıp bize atmak pek verimli bir yoldu… Nitekim Alican daha sonra petrol raporunun inceleme komisyonuna girip orada da kendi yönünde beyanlarda bulunduktan sonra, iş çevrelerinde daha verimli yönetim kurulu üyelikleri bularak siyasetten çekildi. Bize atıp kredi alan, bize atıp sermayecilerle ahbaplık kuran, bize çatıp AP’den aferin toparlayan epey siyasetçi tanıdık.

Siyaset Kişiliği ya da Politik Kişiliksizlik:

Ne kadar ilerici, ne kadar sağlam, ne kadar gerçekçi ve insancıl olursan ol, politikanın öyle küçük, pis, elinde olmadan uyulması zorunlu sinsi formülleri var ki ne kadar direnirsen diren, onlara yine de bir yerde uyuyorsun… Bunun üstüne çıkabilmek için politikacıdan daha fazla bir şey olmak gerek.

Kendi durumuma gelince… … Meclis hayatı içinde İnönü hariç, hiçbirine selam melam vermedik. İnönü’yü ise ta çocukluğumdan tanıdığım için önünde okul ögrencisi gibi durmaktan hiçbir zaman kurtaramadım kendimi. O da zaten konuşma yakınlığı yaratmaz, elimi gayet mesafeli sıkar ve hemen geçip giderdi.

Uluslararası Komisyonlar ve Beleş Hayatlar:

(Çetin Altan) Benim anladığım uluslararası komisyonlar boşuna komisyon üretiyor ve her komisyon yeni gezilerin gerekçesi oluyordu. Ekmek elden su gölden birçok kişi geçinip gidiyordu bu işten…

Dil bilenler, dil bildiklerini, onun için daima kendilerinin gitmesi gerektiğini öne sürerlerdi. Dil bilmeyenler ise: “Yabancı dil önemli değil, bize de bir tercüman verisiniz, biz de gideriz,” diye bunlara karşı çıkarlardı..

İsmet İnönü Portresi:

Bitmeyen bir Türkiye çilesi var benim kişisel olarak gözlemlediğim. Bazı insanlar özünde iyi ama sağcılıkta biraz fazla ısrarcılar. Sanki genetik kodlarında kazılı gibi hareket ediyorlar ama altı üstü sola karşı olan önyargı ve korku gibi geliyor bu refleks.

(İnönü) Sola karşı o kadar ağır ve haksız çıkışlar yapıyordu ki, kişisel olarak göstermiş olduğu ilgileri unutmak gerekiyordu. … Araba kazası geçirdiğim zaman hastaneye yaveriyle telefon ettirip hatrımı soran da oydu. Beni savunmak için Meclis koridorlarında gece yarılarına kadar bir sandviç yiyip bir çay içerek bekleyen de oydu.

Osmanlı’da Sosyalist Mebuslar ve Benzer Saldırılar:

Vaktiyle Osmanlı Meclis-i Mebusan’nda da sosyalist mebuslar vardı. Sosyalist mebuslar kürsüye çıktıkları zaman, öteki mebuslar onlara bağır çağır, konuşmalarına pek imkân vermezlerdi… 1908 Osmanlı Parlamentosu’yla 60 yıl sonraki Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu’nu daha iyi kıyaslamak için Meclis-i Mebusan tutanaklarından bazı örnekler sunuyorum. Sosyalist mebuslardan Artin Efendi [3]: “İşçi ile sermayecilerin karşılıklı görevlerini tayin ve yekdiğerine nisbetle meşru hukukların temin edebilecek bir özel kanuna” ihtiyaç olduğunu söylüyordu.

Statükoculuk:

Kurulu düzenin her ne pahasına olursa olsun korunması en zayıf noktalarımızdan biri gibi geldi hep. Umarım bir gün gelir, temel insan hakları [4] için statükocu olduğumuz günleri de görürüz.

AP iktidarına göre ne Türkiye’de ne de Meclis’te düzen tartışması, doktrin tartışması, sınıfsal çıkar tartışması yapılmalıydı. Madem ki Türkiye’nin düzeni bugün içinde bulunulan düzendi, bu düzen her türlü tartışmanın dışında olmalı, sadece bu düzende göze çarpan perakende aksaklıklar varsa onlar ortaya konmalı ve çareleri de yine bu düzene uygun olarak aranmalıydı.

İktidarın Öfkesi’nin Altında Ne Gizli:

… Gerçi benim bir teklifim de bu idi ama neden bu teklif bu kadar elektriklenme yaratıyordu. AP grubunda? Ve neden aracıların devlet fabrikasıyla piyasa fiyatı arasındaki farktan vurdukları kârın ortaya çıkmasına bu kadar deli oluyorlardı?… Türkiye’nin batış nedeni bu öfkede gizliydi.

Coşkun Kırca’nın (CHP) Parlemento Tespiti:

Coşkun Kırca ile dost olduğumuz günlerde:

“Yahu bu nasıl bir iştir?” diye ona sormuştum.

Kırca o kısacık boyuyla göğsünü geriye ata ata, sağ elinin başparmağı koltuğunun altında:

“Bu bir dalaveredir,” demişti. “Gerçekte birkaç kişi yönetir ülkeyi. Ötekilerin hepsi bir formalite kalabalığıdır sadece…”

Behice Boran’ın AP Tespiti:

(Behice Boran, TİP) Bir sosyolog olarak benim AP hakkında koyduğum teşhis şudur: Çoğunluğun oyları ile iktidara gelmiş, aslında mutlu bir azınlığın partisi (AP sıralarından gürültüler).

Merkez Parti’nin Sol İhtiyacı:

… Daha o zamanlar CHP’li dostlar:

“Bizim daha solumuzda bir parti bulunmazsa, biz ortanın solunu yerine oturtamayız,” diye yakınıp duruyorlardı.

Çünkü hem gerçekten bir sol parti olmamak hem de ileri görünmek ancak daha solda bir partinin bulunmasıyla mümkündü.

Ayrıca böyle bir parti ile burjuva parlamentarizmi de iyice meşrulaştırılmış olacaktı…

Toplumdaki İktidar Olma Fikri ve Politik Yansıması:

… üstünlük, ayrıcalık, afilenme, fiyaka, böbürlenme… yitik ve ezik toplumların iyileşmez bir hastalığıydı bu.

Halk su istiyor, elektrik istiyor demekle yetinen kişilerdi çoğu. Anadolu’yu bilir geçinirlerdi. Ağalarla kasaba esnafını tavlamaktan ve köylerdeki açıkgözlerin sırtlarını sıvazlamaktan başka bildikleri pek bir şey yoktu…

Kapitalizm ve Cici Demokrasi:

(Sadun Aren, TİP) Özel sektörü esas almak ve ekonomiye hâkim kılmak Türkiye için yeni bir şey de değildir. Türkiye öteden beri bu düzen içindedir. Yakın tarihleri nazarı itibara alırsak 1923 senesinde İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde de varılan kararlar Türkiye’nin özel sektör eliyle kalkındırılması istikametindeydi. Nitekim Halk Partisi de programında özel sektörü esas almıştır. Yalnız özel sektör azgelişmiş memleketlerde tek başına bir memleketi kalkındırmaya imkân vermediği için, bu gücü olmadığı için muhakkak desteklenmek, yani kendisine müttefik bulmak mecburiyetindedir. Bu müttefik kamu sektörü olabilir, iktisadi devlet teşekkülleri olabilir. Cumhuriyet Halk Partisi bunu seçmiştir. Hiç değilse 1950 senesine kadar, 1947 senesine kadar bunu seçmiştir. Veya bu müttefik, özel sektörün bu müttefiki yabancı sermaye, yabancı özel sermaye olabilir. Adalet Partisi sarahaten ve ondan evvel Demokrat Parti sarahaten müttefik olarak yabancı özel sermayeyi seçmiştir. Bizim gördüğümüz kadar bu konuda Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki fark, her ikisinin de esas itibariyle yani yan kuvvet olarak birisinin devletçiliğe daha ağırlık vermesidir.

Hepsi de kapitalizme perçinlenmiş çok partili bir faşizmden başka bir şey değildi gerçekte bizim cici demokrasi… İnönü ise ya bunun farkında değildi yahut da bile bile bu çok partili olma maskesi arkasındaki sermaye faşizmini ve politikacı oligarşisini demokrasi diye kasten savunuyordu. Ve böylece hatayı da aşan tarihsel sorumluluğun altına giriyordu.

TİP’in Özel Sektör Görüşü:

Hem özel sektörcü olup hem de eşitliğe doğru gittiğini söylemeye imkân yoktur. Bu ilanihaye yoktur. Yani özel sektörcü bir düzende hiçbir zaman eşitsizlik sağlanamaz. (Benim Notum: Burada bir şeyin sağlamasını yapmak, eşitliğe dönmek, kastedilmek istenmiş olasılıkla. Cümleyi okuyunca ters bir anlam gibi anlaşılabiliyor.)

Totaliter Örnekler:

Örneğin bir ortaokul öğrencisi Türkçe yaz görevini hazırlarken Lenin’le Mustafa Kemal’i kıyaslamış ve Mustafa Kemal’i de daha üstün bulmuştu. On dört yaşındaki çocuğu derhal tutuklatmış ve zindana almışlardı.

Taşra Politikacıları Portresi:

Akıl ve bilgiye yönelemedikleri için kurnazlıklarına güveniyorlardı. Kime karşı ne kadar kurnazdılar orası da pek belli değildi.

Çetin Altan taşra politikacılarını yererken bir burjuva politikacısı güzellemesi yapıyor. Çok akla yatkın olduğunu düşünmüyorum. Bir burjuva politikacısının incelikli olması başka bir ülkedeki bir madende köle koşullarda insan çalıştırdığı gerçeğini örtmeye yetmese gerek. Bu hakikatin güzel Türkçe kullanmasının çok daha önünde olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’un eski zenginleri de sosyalist düşmanıydılar. Ama kişisel ilişkilerinde bir incelik, bir sözünü sohbetini bilme göze çarpardı. Ahlaksız olsalar bile, hiç değilse hırt ve hıyar değillerdi.

Politikaya atılan taşra küçük burjuvazisi ise hem sosyalist düşmanı, hem de görgüsüz, hantal ve küt kafaydı. Buna bir de ahlaksızlık eklenince tahammül ötesi bir pislik oluyordu.

Mecliste Taş Devri Benzetmesi:

Bizim valideye karşı kürsüden apaçık yapılan sövgünün arkasından saldırı gelecek ve üstüme yürüyeceklerdi. Kalabalık olarak hep birlikte adam dövme asaletine meraklıydı AP’liler.

Beş kişi, on kişi değil, yüz kişi, yüz elli kişi birden saldırırlardı.

Taş devrini başkaları kitaplarda okumuşlardır. Ben onu Meclis’in içinde AP’liler sayesinde yaşadım. Tutanaklar da buna tanıktır.

İnönü’ye Eleştiri:

İnönü’ye herkes başka nedenle kızmıştır. Bana ise özellikle Meclis’te çok büyük iyilikleri dokundu İnönü’nün. Ancak iyiliklere muhtaç olmayacak bir ortamın bir türlü yaratılmamasında da çok büyük sorumlulukları vardı Paşa’nın.

Çetin Altan’ın Dokunulmazlığının Kaldırılması:

Dokunulmazlığım Meclis’te 20 Temmuz 1967’de kalktı.

Daha doğrusu 20 Temmuz 1967’de başlayan ve sabaha kadar sürdüğü için 21 Temmuz’a da geçmiş olan 114. Birleşimde kalktı… Ve Meclis dokunulmazlığımın kalktığı sabahın öğleden sonrasında yine neyi görüşmeye başladı biliyor musunuz? Bu kez başka bir dosyadan yine bizim dokunulmazlığın kaldırılmasını.

Dokunulmazlık Sonrası Saldırılar:

Her toplantımıza partizanlarını gönderiyorlardı. Onlar uygun buldukları yerlerde birden bağırıyorlardı:

“Allah’tan bahset, Allah’tan bahset…”

Bu saldırıya başlayın işaretiydi.

Bu metni hazırlamamdan bir süre önce Meclis’te yine bir linç girişimi yaşandı. “Meclis’imize Yakışmadı”, “Sıradışı Davranış”, “Utanç Verici”, … gibi ezbere cümlelerle sanki hiç yaşanmamış olaylar gibi konuşuldu yine. BBC Türkçe Servisi’nin bu güncel saldırıyla ilgili yaptığı haberin bir bölümünde şöyle yazıyor: “Kürsünün etrafında yerlerdeki kan lekeleri görevliler tarafından temizlendi.[5] Ne ilk ne de son olacak belli ki bu. Ortalama bir internet kullanıcısı bile bir aramayla kolayca doğrulayabilir bunu zaten. Çok da çaba harcamaya gerek yok yani.

Çetin Altan’a Linç Girişimi:

… Ve AP’liler sıraların üstünden atlaya, kenarlarından fırlaya, çığlık çığlık, küme küme geliyorlardı üstüme… Ayaktaydım. İlk geleni ittim. İkinci geleni de… Biri arkadan çekti o anda ve sıraların arasına düştüm. Tostoparlak olmuştum, başımı sıraların altına saklamıştım. Bir an sıraların arasından bir tabancanın üstüme doğrultulduğunu gördüm. Bir saniyenin binde biri kadar bir yıldırım düşüncesinde: “Demek artık her şey burada bitiyor,” dedim. Ve o an Yunus Koçak (TİP) üstüme kapandı. Tabancanın kabzasıyla onun başına vuruyorlardı.

Ortalık kan içindeydi. Nermin Neftçi (CHP) bir çığlık attı:

“Adam öldürüyorlar.”

Bu çığlık ve kan AP’lileri biraz ayılttı.

Çetin Altan Sedef Kabaş röportajında da [6] söz ediyor linç girişiminden kurtuluşundan.

Peki Nazım Hikmet Büyük Türk Şairi mi Yoksa Vatan Haini mi O Yıllarda, Demirel’e Kulak Verelim:

Demirel şöyle diyordu:

… Bir üye buradan çıkıyor, Cumhuriyeti, onun temel dayanağı olan Türk Adliyesini, onun verdiği kararları, hepsini hiçe sayarak, Nazım Hikmet büyük vatan şairidir, diyor. Bunun adına ne derler. Bunun adına büyük tahrik derler.

Baskı ve Sansür Yazarı Büyütür:

(Çetin Altan) Bu kadar uğraşılmaz ya bir yazarla. O kadar uğraştığınız yazarlar büyümeye başlarlar. Bir yazar uğraşıldığı kadar büyüktür.

İhtilalci Suçlamaları:

(Çetin Altan) Böyle tek başına ihtilâlci olmaz ve tek başına dolaşacağım ben de köylüleri, ben onlar sandık başına götüremiyorum, top tüfek verip dağ başına nasıl çıkarırım yahu, insaf… (Gülüşmeler)

Yazıya Sansür Üzerine:

Şu elinizdeki gördüğünüz yazı, ki suç unsurudur, 7,5 sene mahkûmiyet… Bir yazı yazmışım ki, 24 saat sonra ona balık koyarlar, kese kağıdı yaparak, şimdi ancak bundan sonra okunacak hale geliyor sayenizde. Bunun için 7,5 sene hapis yatacağım Türk demokrasisinde ve siz diyeceksiniz ki “bir sınıfın faşizmi yoktur.’

Türkiye’de Gelir Dağılımındaki Uçurum Üzerine:

Şimdi bir daha meseleyi en açık şekilde ortaya koyalım. 31,5 milyon Türk halkı yıllar ve yıllardan beri 600 bin kişilik bir azınlık tarafından soyulmaktadır. 65 milyarlık millî gelirin 25 milyarının 600 bin kişiye kademeli olarak dağıtılması bunu bilimsel şekilde ispat etmektedir. Bu 600 bin kişilik azınlığın başında bulunanlar bu soygunun devamı için çalışmakta, her şeyi buna göre hazırlamakta ve bu soygunun devamı uğruna yabancı güçlerle gizli raporlara kadar uzanan anlaşmalar yapmaktadırlar.

Ortanın Solu ve Ecevit’in İnönü’yü Komünist Olmakla Suçlaması:

Aman efendim sayın İnönü’ye az denmiyor komünisttir filan diyerekten Bülent Ecevit sayın arkadaşım, az mı çıkıyordu gazetelerde komünisttir, moministtir diyerekten. Ben demiştim burjuva revizyonistidir, demincek söyledi sayın Ferda Güley (CHP). Yani aslında talan ekonomisini namuslu kapitalist ekonomiye de döndürmek isteyen bir çabasını gördüm o sırada da ondan söyledim. Çünkü talan ekonomisine kapitalizm de denmez. İşte barbarlık eder, yazanın üstüne gider, bilmem sahte tariflerle halkı şaşırtmaya kalkan, vardır. Bunu gerçek burjuvazi yapmaz.

Çetin Altan’ın Mutlu Sosyalizm Hayali Eleştirisi:

… O nedenle de, bizim Genel Başkan güler yüzlü sosyalizm yapacaktı. Halk kitleleri de onun sosyalizmi güler yüzlü yapacağını anlayınca kendisini başbakan yapacaktı… Böylece burjuva partilerinin milyonluk örgütleri havada kalacak, halk güldür güldür güler yüzlü sosyalizmin liderine doğru akacak, onu iktidara getirecekti. Bunun için de sık sık Anadolu’ya gidip nutuk söylemek yeterliydi. Bu kadar çocuksu bir hayal içindeydi bazı arkadaşlar. Sınıfsal mücadelenin ne kadar zor ve karşı kuvvetlerin ne kadar örgütlü olduklarını sezemiyorlardı.

Kitabın Kapanışı:

Efendim, zamanınızı çok aldım. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. Yalnız hayatta ne yaparsanız yapın, samimiyetine inanin sosyalistlerin. Kahırlı iştir, kahırlı iştir. Eğer biz bu kahrı çekmemiş olsaydık sizlerle beraber çoğunlukta bulunabilirdik. Neyimiz eksik. Kahırlı iştir.

Başlangıçta “ülkede hiçbir şey değişmiyor” yazdım ama belki de yanlış bir gözlemdir. Bugün bu yaşananları üst üste koyunca belki de bu eşitsiz, şiddet ve baskıya dayalı düzenin yerini sağlamlaştırdığını, aslında düzenin bu olduğunu kabul etmek gerekiyordur.

Sözlük: hamaset kahramanlık, dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım - yordamsız çevik olmayan, cansız - parlamentarizm yürütme organının, seçimle kurulmuş yasama organlarına karşı sorumlu olduğu politik düzen (Fransızca) - müsamahalı hoşgörülü, toleranslı - vaat bir işi yerine getirmek için verilen söz - NATO Sovyet tehditine karşı kurulmuş uluslararası bir askeri ittifak - CENTO NATO’nun bir uzantısı olarak kurulan soğuk savaş askeri ittifakı - tedafüi savunma ile ilgili olan, savunmalık - statüko süregelen düzenin korunması durumu, status quo (Latince) - ilanihaye sonsuza kadar (Arapça) - demagoji söz avcılığı, kelime ustalığı - sarahaten açıkça, açık bir şekilde - nazarı itibara almak göz önünde bulundurmak

Bahar - 2024