Kemal Yılmaz front-end developer

Kitap İkonu Gece Yarısı Kütüphanesi

Matt Haig - Domingo Yayınevi

Mutsuzluğunun kırılma noktasındaki ana karakterin (Nora Seed) arafta kalma hikâyesini, bir kütüphane benzetmesiyle anlatan bir roman.

Her ne kadar iki kez inkâr etmiş olsa da kardeşimin merak ettiği ama okumak istemediği kitapları bana hediye ettiğini düşünüyorum. Böylece hem bana bir hediye almış hem de kitabı başka birine okutmuş oluyor. 😄 Çünkü “hediyedir, okumazsam ayıp olur” diye okumak zorunda kalıyorum. Bu kitap da onlardan bir tanesi.

Farklı seçimlerin bambaşka hayatlarla sonuçlanabileceği fikri popüler kültürde çok yaygın. Bilgisayar oyunlarında “Önemli Seçimler” (Choices Matter) kategorisi, bilim kurgu filmlerinde “Çoklu dünyalar yorumu” (Many-worlds interpretation) uyarlamaları, yüzlerce “Schrödinger’in kedisi” (Schrödinger’s cat) karikatürü, …

Üstteki türlerle ilgilenen birisi için büyük bir sıçrama değil bu okuma. Ama kitabın da zaten böyle bilimsel bir temele dayanma iddiası yok. Daha çok, 35 yaşındaki mutsuz bir kadının bir yaşam(lar) sorgusu olan edebi bir metin.

Evren kaostan ve entropiden besleniyordu. Temel termodinamik. Belki varoluşun temelinde de bu vardı.

“Bence senin sorunun sahne korkusu değildi. Evlilik korkusu da değildi. Bence senin sorunun hayattan korkman.” Bu söz Nora’ya ağır geldi. İyice moralini bozdu.

Nora’nun etkilendiği bir filozof Henry David Thoreau fakat onun önerdiği gibi hayallerinin peşinde gidemiyor o da diğer modern insanlar gibi.

Okuldayken en sevdiği filozof Thoreau’ydu. [1] Ama kim hayallerinin peşinde emin adımlarla yürüyordu ki? Yani Thoreau hariç. O gidip ormanda yaşamış, dış dünyayla bütün ilişkisini kesmiş, orada oturup yazmış, odun kesip balık tutmuştu.

İnsanın bilişsel kapasitesinin en az zorlandığı yer sosyal medya. Büyük ihtimalle kendini en çok yalnız zannettiği yer de bu sanal ortam.

Instagram’a geçip onun dışında herkesin hayatı çözdüğünü gördü. Artık pek kullanmadığı Facebook’a saçma sapan bir durum güncellemesi girdi.

Özellikle filmlerde bu çoklu yaşam olasılıklarını görselleştirmek çok zor. Genelde hayli kötü bir sunumu oluyor. (sonsuz koridorlardaki paslı kapılar, neon ışıklı geçitler, …) Burada kütüphane ve kitap seçimi hem başarılı hem de az dikkat dağıtan bir seçim.

“Yaşamla ölüm arasında bir kütüphane var,” dedi. “Bu kütüphanedeki raflar sonsuza kadar gider. Her kitap yaşamış olabileceğin başka bir hayatı yaşama şansını sunar sana.

Kitap pişmanlıkları geri alma şansı veren fantastik bir kurgu olsa da anlatı eldeki hayatı yaşamak fikri üzerine.

Bu kitaplıklardaki kitapların hepsi de zamanın aynı noktasından başlayarak senin hayatını anlatıyor. Şu andan. Gece yarısından. Yirmi sekiz Nisan, Salı gününden.

“Yani burada hiç geçmiş yok mu?”

“Hayır. Yalnızca sonuçları var. Ama o kitaplar da yazılmış durumda. Ben hepsini biliyorum. Ama senin okumana izin yok.”

Nora, diğer yaşam olasılıkları arasındaki ölüm fikrine, ve ölümle karşılaşmalara, şimdiki hayattaki tercihinin aksine, doğal olan insani tepkiyi veriyor.

“Ya ölmüşsem?”

… çünkü Gece Yarısı Kütüphanesi hayaletler kütüphanesi değildir. Ölüler kütüphanesi de değildir. Burası bir olasılıklar kütüphanesi. Ölümse olasılığın karşısındadır. Anlıyor musun?”

Sorun da buydu zaten. Ölümle burun burunayken yaşamak daha cazip geliyordu …

Nora, diğer yaşamlarında “başarı fikrini” yeniden sorguluyor.

… bizi en büyük başarıya götüreceğini sandığımız yol, aslında sandığımız gibi bir yol değildir. Zira zihnimizdeki başarı kavramı çoğu zaman dışarıdan gelecek saçma sapan bir kazanıma hedeflenmiştir: olimpiyatlarda madalya, ideal koca, yüklü maaş.

“Evet, TED konuşmamdaki gibi başarıya giden yolu anlatmamı beklediğinizi biliyorum. Ama başarı yalnızca bir yanılsama.

Yalnızlık üzerine yorumlar da ilgi çekici kitapta.

Kalabalık şehirlerdeki yalnız zihinler bağlantı kurabilmenin özlemini çeker çünkü yüz yüze iletişimin en önemli şey olduğunu düşünürler. Ama saf doğanın (Thoreau’nun deyisiyle, “vahşilik merheminin”) ortasındayken, yalnızlık apayrı bir kişiliğe bürünüyordu.

Nora araftaki deneyiminin tek başına yaşamadığına da tanıklık ediyor. Nora gibi başka insanlarla da aynı olasılıkta yolları kesişiyor. Hatta bir tanesi (Hugo) olasılıkların arasında gezinmekten çok da şikayetçi değil.

”… Arafta olmaktan mutluyum ben.”

Sonsuz olasılığı deneme fikrinin yan etkileri de var. Bir süre sonra kendi paralel hayatlarına yabancılaşmaya başlıyor ana karakter.

Ne kadar çok hayat yaşarsa, herhangi bir yerde kendini evinde hissetmesi o kadar zorlaşıyordu sanki.

Sorun, Nora’nın sonunda benlik duygusunu yitirmeye baslamış olmasıydı.

”… Her seferinde. Kendimi çok nankör hissediyorum.”

Hikâye, aslında üç dakika kırk sekiz saniye içinde geçiyor. Hani şu yaşamın film şeridi gibi gözümüzün önünden geçtiği zamanda. 😄

Yaşamı seçen, umutlu bir sonla da tamamlanıyor.

Ama esas sorun yaşamadığımız için pişmanlık duyduğumuz hayatlar değil. Sorun pişmanlığın kendisi.

Derken Bayan Elm’in felsefe karşıtı sözünü hatırladı. “Hayatı anlamak zorunda değilsin. Yaşaman yeterli.”

Sözlük: araf geçit, (din) cennet ile cehennem arasındaki yer

Bahar - 2024