Kızıl Veba
Jack London - İş Bankası Kültür Yayınları
Küresel bir salgın sonrası, nüfusu dramatik bir şekilde azalmış dünya. Avcı-toplayıcı torunlarıyla birlikte, hayatta kalmaya çalışan, eski dünyada İngiliz Dili Profesörü bir dede. 1910'larda yazılan roman, günümüz dünyasına da ışık tutabilecek kadar güçlü.
Felaket sonrası sahne, doğa ve insan yeniden başbaşa kalmış. Neredeyse yok olmaya yüz tutmuş insan varlığı. 4 milyondan 40 kişiye düşmüş bir San Francisco nüfusu. Vahşi hayvanların şehirlere yerleştiği bir dünya manzarası.
1910 yılından yüz yıl sonrasına bir projeksiyon. İnsanlığın yarattığı medeniyetin kırılganlığını, 60 yılda ne kadar geriye gidebileceğini çok güçlü bir şekilde resmediyor.
İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkûmdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız. O zaman da beline, yüzdüğün kafa derilerini asarsın artık.
Ana karakter olan dede (Granser, Profesör James Howard Smith) eski dünyada bir profesör. Yeni dünyadaki konuşma dilinin deformasyonundan çok mutsuz, zira bir İngiliz Edebiyatı Profesörü. Yeni dünyada hayatta kalmaya çalışan torunlarının, dedelerinin söylediklerinden bir şey anlamaması kayda değer bir çelişki.
… Tavşandudak, “Bu bizim moruk da amma anlaşılmaz konuşuyor be,” yorumunu yaptı.
“İşte yine başladı!” diye haykırdı Tavşandudak, hararetle. “Şu acayip lafları geç de anlayabileceğimiz sözler söyle. İlgilendirmek ne demek? Konuşmayı bilmeyen bebekler gibi konuşuyorsun.”
Eski dünyanın sömüren/sömürülen ilişkisinin, ilkel yeni dünyada karşılığı dedenin bir özeleştirisinde kendine yer buluyor. (Jack London’ın yaşamında hayvan hakları, işçi hakları, sosyalizm ve Darwinizm’im aktif bir yeri var.)
“Bize yiyecek getirenlere özgür insanlar derdik. Ne şaka ama… Yöneten sınıflar olarak bizler bütün toprakların, bütün makinelerin, her şeyin sahibiydik. Yiyecek getirenlerse bizim kölelerimizdi. Ellerindeki bütün yiyecekleri kendimize alır, aç kalmayıp çalışarak bize yiyecek getirmeye devam etsinler diye onlara da azıcık bir şeyler verirdik…”
Tavşandudak, “Ben olsam ormana gidip kendi yiyeceğimi kendim getirirdim. Birisi onu elimden almaya kalkarsa da onu öldürürdüm,” dedi.
Modern dünyanın en berbat sonuçlarından birisi bilim inkârcılığı kanımca. Düz dünyacılar, aşı karşıtları, iklim inkârcıları, … Kitaptaki felaket sonrası insan da böyle bir bilişsel gerileme yaşıyor kitapta. Dede Granser, torunlarına mikropların varlığını ve büyük sayıları anlatmaya çalışıyor, sahte hekimlerden kaçınmalarını öğütlüyor.
“Sen de ne acayip adamsın be Granser, göremediğimiz seyleri anlatıp durursun. Eğer göremezsen onların orada olduğunu nasıl anlarsın? Haydi buna da cevap ver bakalım. Göremediğin bir şeyi nasıl bilirsin?”
“Güzel soru Hu-Hu, çok güzel soru. Ama mikropları görürdük, en azından bazılarını. Mikroskop ve ultra-mikroskop dediğimiz aletlerimiz vardı, gözlerimizi ona yaklaştırıp içine bakar, nesneleri olduğundan çok daha büyük görürdük.
Bir kum tanesi al. Bunu ona böl. Bu parçalardan birini alıp yine ona böl, onlardan birini yine ona böl, yine böl, yine böl, böyle böyle güneş batana kadar devam etsen ancak o zaman mikrop kadar küçük bir parça elde edebilirsin belki.
Sevgili torunlarım, bir de sizi büyücü-doktorlar konusunda uyarayım. Bir zamanların o asil mesleğinin komik taklitleri olarak kendilerine doktor derler ama aslında büyücüden başka bir şey değillerdir; şeytanın adamlarıdır, karanlığa ve batıl inançlara neden olurlar.
Granser’in çok ikna edici bir hüznü ve hayal kırıklığı var. Geçmişe özlemini sık sık dile getiriyor.
“Evet, evet, Edwin, nasıl da dalmışım… Bazen geçmişin anılarını o kadar canlı bir şekilde yaşıyorum ki ilkel dünyada keçi çobanlığı yapan yabani torunlarıyla birlikte dolaşan, üstüne keçi postu geçirmiş, kir pas içindeki yaşlı bir adam olduğumu unutuyorum. ‘Geçici düzenler köpükler gibi uçar gider’ ya, bizim o şanlı, o muazzam uygarlığımız da köpükler gibi uçtu gitti işte. Ben, Granser, yorgun, yaşlı bir adamım.
Felaket sonrası filmleri izlemeyi çok seviyorum. Anladığım kadarıyla üretmesi çok pahalı olduğu için ve kitlelere ulaşamadıklarından yapımcıların çok ilgisini çekmiyor. Kitap bu boşluğu doldurabilecek güçteydi benim için. Salgın nedenli ölüm tasvirleri, sokaktan toplanamayan cesetler, kitlesel göçler, patlamalar, yangınlar, barbarlık, … Medeniyetin olası bir çöküş hikâyesini çok canlı bir şekilde anlatıyor. Fakat filmlerdeki gibi bir yükselişle ya da ucuz kahramanlıkla sonlanmıyor.
Kitabın sonunda çevirmen (Levent Cinemre) notları var. (“Çevirmenden İlgilisine Notlar”) Çevirenlerin büyük ihtimalle, genelde özenmedikleri ve çok zaman da sallamadıklarınu düşündüğüm bu fazladan çabayı çok kıymetli buluyorum. Dipnotlar herkes tarafından sevilen bir şey değil anladığım kadarıyla. Çevirenin özel bir çabası da varmış bu konuda. [1]
Notlarda, kitabın Türkçe çevirisinin yapıldığı dönemin, COVID-19 salgınına denk geldiğini de not etmiş çeviren. Oldukça manidar bir rastlantı. (Belki de değildir, bilemiyorum. 😀)
Sözlük: cidar (dilin) cidarı, duvar, çeper (Arapça) - tayın asker azığı (Arapça)
Kış - 2024