Türkler Almanya'da
Bekir Yıldız - Everest Yayınları
Kendisi de Almanya'da işçi olarak bir dönem çalışmış olan yazar, bu deneyimi Yüce karakteri etrafında son derece gerçekçi bir dille aktarıyor. Kitapta, kültürel dönüşüm, makineleşme ve yabancılaşma, kadın-erkek ilişkileri, göç temaları var.
Bekir Yıldız kitapları, babamın kitaplığında “solcu politik romanlar” kategorisinde karşılaştığım için çok ilgimi çekmemişti. (onlu yaşlarım) Yıllar sonra “Darbe” ve “Türkler Almanya’da” kitaplarını okuyunca salaklığına yan daha erken okumadığın için dedim. (kırklı yaşlarım) Uzundur, çok da bilmeden ileri geri konuştuğum “Almanya’ya İşçi Olarak Giden Türkler’e” dair çok daha gerçekçi bir resim oluşturdu kafamda bu kitap.
Tarihsel Arkaplan: 1961’de Türkiye ile Batı Almanya arasında imzalanan ikili işe alım anlaşması ile Türkler Almanya’ya misafir işçi (Gastarbeiter) olarak göç etmeye başladı. 1973’te anlaşma sonlandı. Başlangıçta bu misafir işçilik bir tür “geçici göçmenlik” olarak planlansa da 1970’lerden sonra -kalıcı oturma izinlerinin de kolaylaştırılmasıyla- Türkler Almanya’nın kalıcı bir parçası haline geldi. [1][2]
Almanya’da iş beğenmemek, ibadet etmek için, cami beğenmemeye benzer.
Türkiye’den Kaçıp Kurtulma: Kitabın ilk iki paragrafı o kadar güçlü bir göç resmi çiziyor ki bugünün Türkiye’den “Kaçıp Kurtulma” fikrini kelimesi kelimesine anlatıyor sanki.
Su ve toprağın tükendiği yerden insanlar göç eder. … Fakat Sirkeci’den akıp giden göç, bunlara benzemiyor. … Bu defa sebep tabiatın değil, insanların tükenişi. … Gideceği yerin üstünlüğünü peşinen kabullenmiş, küçüklük duyguları içinde kıvranan, arsızlaşmış kahramanlık.
Günümüz Türkiye’sinde hem tabiatın hem de insanın tükenişi gibi daha da karanlık bir süreç yaşanıyor desem çok da yanlış olmaz herhâlde.
Üretim/Tüketim İlişkileri: Ana karakter Yüce, diğerlerinden politik ve insani olarak ayrılıyor. Diğerlerinden politik farkı, bir makine alıp Türkiye’de yeniden üretmek arzusu. Bir işçinin fabrikadan makine alma isteği aynı zamanda Almanlar için de bir ilk. Olağan senaryo, üretime yeniden katılacak araç almak değil, tüketim/gösteriş araçları satın almak.
Otuz beş yaşına kadar yaptığım hayat mücadelesinin sermayesi sadece bedenimdi. Fakat bundan böyle Almanya’dan aldığım makine ile kendime yeni bir sermaye kazanmıştım.
Bant işçiliği kavramını da makineleşme ve yabancılaşma kavramlarını tekrar tekrar ziyaret ederek anlatıyor kitap.
Artık insan işçiyi değil iş insanları kontrol ediyor.
Göç/Göçmenlik: Göçen karakterler kendileriyle birlikte gidenleri de beğenmiyor, onları aşağı, ülkeyi kötü temsil eden görüntüler olarak görüyor. Tabii ki kendilerinin de yemediği bok kalmıyor.
Diğer Türk’lerin verdiği zararın sonuçlarına onlar gittikten sonra kalanlar katlanmak zorunda kalıyor.
Evrim Teorisine Yeni Bir Bakış: Bu alıntının kitabın bağlamıyla çok da ilgisi yok ama çok hoşuma gitti.
Maymundan insan olmuş ama insandan daha iyi insan olmuyor.
Kurallar/Kuralsızlık: Türkiye her ne kadar kuralsızlıklar ülkesi olsa da, göç edilen yerlerde kurallar çok katı işliyor. İşçiler bu dönüşümü farklı yönleriyle deneyimliyor.
Alışverişte en çok hoşuma giden husus pazarlık usulünün olmamasıydı. Aldatmaca, oyalamaca yoktu bu memleketin kanunlarında. … Keza satılan aynı cins mal her yerde aynı fiyattı. … Böylece insan aldatılmadığından emin olarak alışveriş yapıyor ve kendi işinde çalışırken de, aldattığın takdirde asla affedilmeyeceğini hissediyordu.
Burada mazeret dinlemeyen bir prensip merhametsizliği göze çarpıyordu.
Kadın/Erkek İlişkileri: Yarım asır geçmiş üstünden, her şey aynı ilkelliğiyle devam ediyor Türkiye’de. Hâlâ güçlü kadına tahammül edilemiyor (katlanılamıyor). Hâlâ kadın bir cinsel nesne. Hâlâ erkek üstün.
Anadolu/İstanbul: İstanbul o zaman da hem güzel hem de daha gelişmiş. Alman turistin gözünden şöyle bir hikâye anlatılıyor.
Anadolu’yu görünce, İstanbul’u Türkiye’ye ait bir şehir olarak düşünemiyorum. Anadolu ile İstanbul arasında o kadar fark var ki, şaştım doğrusu. Hele Doğu Anadolu’nun yanında, İstanbul Paris sayılır.
Fakat yazar itirazını da ekliyor:
Gördüğünüz memleket Cumhuriyet’le idare edilmekle beraber, eski bir imparatorluğun, 600 senelik kalıntılarının üzerine kurulmuştur. İstanbul bu imparatorluğun başşehri, bütün gelir ve imkânların toplandığı merkezdi. … Sömürgendi, alıyor, vermiyordu. … Cumhuriyet’e rağmen bu farkı kapatamıyoruz.
Kapanış: Bana her şeyiyle bugünün göç hikâyesini yıllar önce çoktan anlamış ve anlatmış bir anlatı gibi geldi. Bu gibi deneyimlerin varlığına rağmen, günümüzün açıktan ırkçılık etrafında toplanan, göç/göçmen sorunu da olduğu yerde sayacak gibi duruyor uzunca bir süre daha.
Unutulmamalıdır ki Türkiye’de en zor şey, zamanın nasıl değerlendirileceği değil, nasıl öldürüleceğidir.
Bahar - 2024